Sahibuzzaman Mehdi a.s. ve deccal
Şeyh Nazım Adil El-Hakkani | Kıbrıs
Mu'minler için çok önemli bir sohbet lütfen okuyalım!! Safimizi belirleyelim ki şaşıranlardan olmayalim! Allah, bizi şeyhimiz sultanimiz Mevlana Seyh Nazim Hazretleri ile Mehdi aleyhisselamin güzel günlerine eriştirsin inşaAllah!
Şeyh Nazım'in 1981'de Sultançiftliği, İstanbul'da yaptiği sohbet:
Bismillahir Rahmanir Rahim: Allah, Besmele-i şerife olan ulûm hakikatinden bizim kalplerimize de versin. Sahib’in zamanında "Bismillâhirrahmanirrahîm" ile olan tecelliyi o zamanda yaşayacak olan bütün ümmet-i Muhammed, bu şimdiki teknikçilerin rüyalarında bile hayal edemeyecekleri işleri göreceklerdir.
Şimdiki teknikleri kendilerine çok yüksek görünüyor. Bundan ileri bir teknik terakki düşünemiyorlar, bundan ilerisini akıl edemiyorlar. O zamanda bu Cenabı Allah’ın "Bismillâhirrahmanirrahîm"e tahsis etmiş olduğu rahmet tecellileri ile harika işler, mucizeli kerametler bütün millete göründüğü vakit, o zamandaki insanlar bu tekniği adeta roket süratinin yanında karıncanın debelenmesi gibi sayacaklardır; Besmele-i Şerife has olan o kadar manevi kuvvet membaları, inayet membaı açılacaktır.
Eskiden dükkân sahipleri perde indirir, içerde ya yatar, ya camiye gider, ya evine dönerdi. Böyle olduğu gibi evliyaların hepsi evvelden ayan olarak görünürlerdi, şimdi böyle setirlerini perdeleyivermişler. Neden?
Alış-veriş çok durgun. Hazret bana hikâye etti: "Şâm-ı Şerifte camide halvet ve riyazette bulunuyordum. Bir gün orada hizmette iken Ekabirru’l Ricâlden, büyük Evliyalardan olan Selâhaddin-î Mağribî Hazretleri oraya hâzır oldu. «Bende hal var o zaman » diyor, Şeyh Hazretleri.
Dedim ki; 'Nedir bu sizdeki mürüvvet kıtlığı? Sizde hiç mürüvvet namına bir şey kalmadı mı? Neye gizlenip duruyorsunuz?', Ebu Bekir de yakında otururmuş, 'Ebu Bekir! Git içeriye, bizim aileye söyle, çayı hazır etsin', diyerek onu oradan savdım. Ondan sonra böyle söylediğimde Selahattin-î Mağribî Hazretleri dedi ki: 'Ya anî! Bize, bizim sözü dinleyecek ve kabul edecek yerinde bir kimse gösteriniz, biz meydana çıkalım. Kalplerine tesir edecek bir kimse gösterin, ona göre bizdeki ulûmu/ilimleri meydana dökelim!'"
O vakit Şeyh Efendi Hazretleri öyle söyledi: "Nâzım Efendi! Bırak ulema sınıfını. Ulema sınıfında tesir sıfır, zaten sıfırın altına da düştü. Ulemanın ilminden millete hidayet vesilesi olacak kuvvet büsbütün düşmüştür."
Ulemaların, milleti bu akınlarından kurtarıp Hakk canibine döndürmeye ilmi kudretlerinin de artık bir gücü kalmamıştır, sıfıra düşmüştür.
Bir defa Mısır’a gitmiştim. İskenderiye’de bir genç âlim benim yanıma yaklaştı. "Nerdensin?" diye, bana sordu. "Şam’dan geliyorum" dedim. "Bu İskenderiye’de yüzellibin Ezherî âlim vardır" dedi.
Bir Ezher âlimi buraya gelirse bizim âlimler dut yemiş bülbül gibi mahpus kalırlar; onun yanında konuşacak bir cümle bulamazlar!
Ezherî âlimler öyle kuvvetli âlim; Mısır ehlinin hem lisanları, hem okumaları itibariyle onların ilmi ve hafızası da, natıkası da, dilleri de kuvvetli.
O vakit dedim ki: "Maşallah! Hem sana, hem o yüzellibin âlime. Yüzelli bin âlimin bulunduğuna bu memleket şahadet ediyor mu? Yüzellibin âlimin bulunduğu bir memleket bu halde mi olacak? Böyle mi olması lâzımdır? Nerde sizin ilmî kudretiniz? Demek ki sıfırdır. Bu kadar ifsat olduğu vakitte yüzellibin âlimi bana niye söylersin? Nerde sizin ilminizden istifade eden kimseler? Sen bana demek istedin ki, bu memleketin hepsi hastadır. Doktoru yok mu? Yüzellibin doktor! Yüzellibin doktor olduğu memlekette bu kadar hasta olur mu? Demek ki sizin hiç tedavi edeniniz yok yahut verdiğiniz ilaçlar, hepsi müddeti geçen ilaçlar…
" Şimdi üzerinde tarif var; eskiden bu yok idi. Şimdi o da yeni icat: “Bu tarihten bu tarihe kadardır, ondan sonra dök ilacı. Kuvveti, tesiri kalmaz.” Eskiden ilacın bozulduğu duyulmazdı, şimdi vakti geçti, dök gitsin. "Ya sizin verdiğiniz ilaçların vakti geçti, ya da siz hastalıktan anlamazsınız!" Öyle ya, yüzellibin âlimin bulunduğu memlekette bu kadar fesat, bu kadar hasta insan, bu kadar itikadı bozuk adam nasıl olur?
Hazret; "Bu akım, önünde kayaları devirip giden müthiş bir sel gibidir. Allah’tan kaçış cereyanı bu. Bu akım, Allah’tan kaçmak akımıdır. Öyle müthiş derecede akıyor ki, önüne gelen ne varsa devirip götürecek. Büyük dehşetli kayaları da süpürüp götüren öyle bir selin önüne onu durdurmak için âlimler oraya toplanmışlar, ellerine kürek almışlar ve yanlarında dağlar gibi saman var. Seli durdurmak için o samanı kürekleyip selin önüne atıyorlar. İşte onların yaptığı iş o."
Öyle müthiş seli saman dur durabilir mi? İmkânı var mı? İmkânı yok! Bununla beraber söylediklerinde, eğer hakkını verip söylerlerse onlara dair fazilet vardır. İşte biz durdurmaya uğraşıyoruz durmuyorsa o başka mesele.
Şeyh Efendi Hazretleri bana: "Bırak âlimleri, bütün evliyalar da bütün peygamberlerin kuvveti ile de bu kaçan insanlara yetişmeye imkân yoktur!" dedi. Öyle bir seğirtiyorlar! Allah’tan kaçışta, onların arkasından yetişip de önleyecek kimse yok. Evliyaların kuvveti yetişmiyor şimdi. Önleseler, söndürebilirler lâkin öyle bir koşup kaçıyorlar ki, evliyalar velâyet kuvveti ile bile arkasından yetişemiyorlar.
Selâhaddin Mağribî Hazretleri, "Bize bir dinleyecek kimse gösteriniz de, onlara bizim ilmimizden söyleyelim" dedi, "Bizi dinlemeyen bir kimseye bir söz söylediğimizde, biz o ilmi zayi etmiş oluruz, malayani yapmış oluruz." Lüzumsuz yere onu atıp zayi etmekle, en edna mertebede malayani olur.
Ancak Cenabı Allah bir kimseye Kendi kudretinden giydirip o seğirtip kaçanları önleyecektir. Onlara "dur!" diyecek, "buraya kadar!" dediğinde ona karşı duracak bir kimse yoktur. "Dur!" dediği anda onlar durmaya mahkûmdur. Mucizeli bir hal olmadan, hem geçmiş evliyalarda olan kerametler de kâfi değil, onlarda olan ulûm da kâfi değil. Şeyh Efendi Hazretleri ile ilk defa bu âlemde teşerrüf ettiğim vakitte, "Oğlum! Seni biz teslim aldık" dedi. Sultanûl Evliya ile ilk mülakat olduğum gün, Şam’da Şeyh Hasan-ı Râi Hazretlerinde idik. Geçen senelerde onun kabrini açtıklarında olduğu gibi çıktığını söylediler. Hazret, orada yedi sene halvet ve riyazette bulundu. Burada Fatih Çarşamba’da Erzurumlu Hacı Süleyman Efendi Hazretleri vardı; Üçyüzonüç Nebiyyül Mürselin kıdeminde olan mürşid-i izamdan. O beni oraya sevk eyledi.
Şimdi, Sahibuzzaman Mehdi Aleyhisselâm, bütün gelmiş geçmiş evliyaların hepsine verilen ilimlerden üst olarak yediyüz ilme mazhar olmuştur. Cenabı Allah ona bütün evliyalardan ziyade olarak hiç bir evliyaya açılmayan hakikat membaından yediyüz ilim vermiştir. İlim dediği vakitte, ne gibi bir kuvvet var? Allah’ın beyanına bak, bizim sözümüze bakma! Orada bizim sözümüz yoktur. Cenabı Allah, Hakk sözü söyletiyor. İlimdeki kudrete bak sen. Estaîzübillah,
فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
"Faksusil kasasa leallehüm yetefekkerûn" "Ey Habibim! Onlara geçmişlerin kıssalarından söyle ki onlar düşünsünler ve onların hikmetlerinden bilsinler."
Cenabı Hakk Süleyman Peygamberin Saba melikesi Belkıs ile olan kıssasını bildiriyor. Ne zaman ki Süleyman Aleyhisselâm, "Kim bana şimdi Belkıs’ın tahtını buraya getirir?" dediğinde bir ifrit dedi ki: "Bu meclisten kalkmadan ev vel ben getiririm"
قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ
Estaîzübillah, "Kalellezi indehu ilmum minel-kitab ene atîke bihi kable ey yertedde ileyke terfük"
İfrit, "Ben bu meclisten kalkmadan getiririm" dediğinde, ona karşılık kendisine kitaptan ilim verilen bir zat dedi ki, "Gözümü kırpıp açıncaya kadar getiririm!" İlmin kudretini gösteriyor Allah, haberin olsun, 'Ben âlimim deyip boşuna lakırdı söyleme.' Süleyman Peygamberin yanında kitaptan kendisine ilim verilen bir kimse "Gözümü daha kırpıp açıncaya kadar buraya getiririm!" dediği anında oraya hazır etti.
İlmin kudretine bak sen, ilimde kuvvet var.
Hazreti Mehdî’ye o yediyüz ilim verildiği vakitte, o ilme has olan kuvvetle beraber olduğu halde verildi. Bütün bu âlemi hidayete sevk etmesi, bütün batılı mutlaka mahvetmesi içindir. Süleyman Peygamber’in veziri Asaf’a verilen, onlara tahsis olan ulûmdan bir ilim idi. Hazreti Mehdi aleyhisselâma verilen yediyüz derece, ilim derecelerinden ziyade kendisine verilmiştir ve her ilme göre bir salâhiyet, bir kuvvet onun emrine verilmiştir. Ona göre bütün bu dünyada, Estiaîzübillah:
وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً
"Ve Kul câel Hakku ve zehekal batıl innel bâtıle kâne zehukâ"
"De ki, Ey Habibim! Hak geldi, batıl zail oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur" Bu ayetin sırrının hakikati, Hazreti Mehdî’de meydana çıkacaktır. Yeryüzünde batıl namına zahir ve batında bir şey kalmayacaktır. Hatta kalbinde batılı tutan kimseyi de süpürüp götürecek.
Hazret bana bunu da söyledi: "Oğlum! Sahibüzzaman olan Mehdi Aleyhisselâm batıl üzerine kurulmuş olan ne kadar müessese varsa, batıl temele oturtulmuş ne kadar kuruluş varsa ehli ile beraber atacak, bütün Hakk kuruluşları meydana çıkacaktır." İşte, ilim dediğinde böyle ilim olacak. O vakit cehalet tamamı ile yok olup herkesin kendi makamına, iman derecesine göre ilim ona açılacaktır, o ilimde verilecektir.
İlim nedir? İlim, Allah’ın bizi kurbiyyetine iten kuvvettir. İlim ile kurbiyyet makamlarına biz yürüyebiliriz. O zamanki ilim, hikmet membaındandır. Hikmet, ilmin ruhu mesabesindedir, hikmetsiz ilmin faydası yoktur. Ruhsuz ilim faydasızdır. İbliste ilim vardı, hikmet yoktu.
Hikmet olmadığından Âdem peygambere secde etmedi. Edep dairesinden dışarıda kaldı.
Hikmet sahibinde edep vardır. Allah, bizim kalplerimize de, o hikmet membalarından açsın.
Mehdi Aleyhisselâmın Şam’da oluşu konusuna gelince, şimdi Şam’da değildir lâkin zuhuru için emir olunduğunda, şimdi bulunduğu makamda tekbir alıp hâzır olacaktır. Halen hayattadır, lâkin Şam’da değildir. Hicaz kıtasında Necid ile Yemen arasında Rubu’l Halî denilen bir yer var; orada hayat namına hiçbir şey yoktur, nebat da yoktur, orası seyyar kum denizleridir, oradan ne kuş uçar, ne de kervan geçer, oradan geçmek memnu/yasak, orası bomboş bir yer. Mehdi aleyhisselam o mıntıkada bir makamda duruyor, "Kubbetüssühedâ" denen bir makam vardır, Melâike-i Kirâm’ın bina etmiş olduğu bir kubbedir.
Sahibuzzaman Hazretleri de orada, Kırk halifeleri orada, Yedi vezirleri orada, Nebi Razil orada, Ve büyük evliyalardan kendilerine izin verilenler orada hazır olur. Sıradan bir kimsenin oraya yaklaşmasına imkân yoktur. Cin taifesi de orayı ihata etmiştir. Gelene dokunduğu gibi işini bitirir.
Hatta Şeyh Efendi Hazretleri, onu da söylemişti: Orada, bir büyük mağara vardır, onların makamı o mağaranın içerisindedir. Orası seferberlikten sonra işgale uğradığı zaman, İngilizler de, Fransızlar da o taraflara uğradıklarında, bir devriye orada acayip bir haller görüp de "ne var, içeriye bakalım" diye içeriye girmiş. Bir kişi dışarıya çıkmamış. Cin muhafızlar dokunduğu gibi onları cansız bırakıp vücutlarını da alıp denize atmışlar. Arkasından büyük projektörlerle arama yapmak üzere bir askerî birlik girmiş. "İngiliz'in bir bölük askeri arama yapmaya geldi" diyor. "Nerde kayboldu bunlar?" "Bunun içerisinde"
Onlardan da bir kişi çıkmadan, cinler onlara da dokunup kaybetmiş. Kimse bir daha içeriye girip orayı teftiş etmemiş. Bu, İkinci harpten önceki vukuattır.
Biz Medine-i Münevvere’de iken Şeyh Efendi Hazretlerine bir haberci geldi. Sahib’in hizmetini gören postacı evliya var, o Hazrete gelip Sahib’in kendisini davet ettiğini söyledi. Hazretin makamı, milletin içerisinde de görünmek olduğu için cismanî kuvvetle milletin içinde idi, ruhanî kuvvetle daima orada, Sahip’le beraberdir.
Lâkin cismanî vücut ile de davet ettiğinde avcı kelbi ile çıkar, (hâşa minel huzur) o surette bizi beraberine aldı. Tayy/ucmak ile oraya aldı, yürüyüşle değil göz açıp yumuncaya kadar oraya vardırdı. O makama indiğimizde, Sahip oradaydı. Mağaranın ağzı yetmiş zîra yani yetmiş arşın gelir. Hazret geldiğinde, Sahibuzzaman ellerini açıp o yetmiş arşın ağzı olan mağarayı böyle tuttu. İki eli oradan oraya yetişti. Sonra Hazrete yürüdü, o kucaklayıp öptüğü vakit yukardan öper. Sahibuzzaman boylu-boslu, gayet heybetli, onun yüz yapısına da kimse bakmaya doyamaz.
İşte, şeyhimizle böyle kavuşup, dedi ki: "Ya Seyyidî! Sizinle görüşmek için bize emir olundu. Sizi onun için davet ettik, bilirsin buradan içeriye zâhirde girmeye izin yoktur. Siz içeriye girerseniz dışarıya çıkamazsınız. Sizinle burada görüşmek de cismanî kuvvetin hakkıdır" dedi.
Şeyh Efendi Hazretleri, o meclisi nazarla bana gösterdi. Bunları, sizin yakın kuvvetiniz artması için söyletiyor. İşte Sahip, Şam’da değil o makamdadır lâkin kendisinin zuhuru emrolunduğunda "Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber" diyerekten Şam’ın kıyısında tekbir alır ve Şam’a girer. Girdiğinde bütün millet orada ona bey’at etmek için gelirler, o da kabul eder.
İlk bey’at Arafat dağında oldu. Onikibin evliyalar bey’at etti, oradaki bey’at bitti. Dedik ya, avcı kelbini yanında taşıdığı gibi Hazret’in beraberinde idim, Sahib’e onikibin zatın bey’at ettiğinde.
İkincisinde, rüya yolu ile bey’at var. Rüyada çok kimseler Hz. Mehdî Aleyhisselâm'ı görüp ona bey’at ettiler.
Üçüncüsü umumî olacaktır; bütün Ehlü'l İslâm ona bey’at etmek için Şam’a yetişen gelecek.
Sonra Hâlifetullah olduğuna dair bey’at alacaktır. Umumî bey’at aldıktan sonra doğru yürüyüp yedi konakta, bu bizim buradaki milletin İslama yaptığı hizmetin mükâfatı olarak İstanbul’a inecek.
Millete hizmetinden dolayı, Ehl-i Sünnet ve’l cemaat’a hizmetinden dolayı ve Sancak-ı Şerif de sizde saklıdır, Mehdi İstanbul’a gelip teşrif edecek, sizi şereflendirecektir. Sen hiç korkma, o vakit bizim ahbabları görelim. İnşâllah beraber geleceğim. Şimdi kırılmış bit gibi duruyoruz. Kimsenin haberi yok ama inşallahur Rahman buraya bir geliş var. İnşallah orada "Lâ ilahe illAllah" çektiğimiz vakitte, bu İstanbul Sahip’le girerken bir baştan bir başa kaynattırılacak! Teknik ne, silah ne canım? Biiznillâh teknikleri de çöpe, silâhları da çöpe atılacak! Allah, hepinizin dininizi arttırsın! Kim dinleyip kabul ederse, o günlere, o saadet gününe onları da yetiştirsin! Kabul etmeyenler de yetişmesin! Madem istemiyor, kabul etmiyor, etmesin..
Deccal, Horasan cihetinden gelir, ilk Filistin’e iner. Yanında yetmiş bin taylasanlı yâhudla İsrail’e inecek. İsrail, onu bekliyor, onun için orada kurulmuştur; geldiğinde oturacak yerini bilsin diye onların meclislerinde büyük bir taht vardır, oraya kimseyi oturtmazlar.
Onlar âhir zamanda gelecek peygamber diye bilir, hâlbuki kitaplarında yazılı olan Efendimizdir: "O değil, o değil!" derken, şimdi işleri deccal’a kaldı! Gelip oraya oturup, ondan sonra ilân eder ki: "Bütün dünyanın hakimi benim. Tanrınız da benim, secde ediniz!"
Oradaki talebeler söyledi, Yahudiler böyle bir film çevirip onu Londra’da televizyonda göstermişler. Bir acayip isimle, o filmin adını koymuşlar. Harikulade işler gösteren bir kimse geldi geliyor diyerekten kendi kitaplarına göre bir film ile onu intizar edip duruyorlar. Yahudiler bilir, onlar hazır da beklerler.
İsrail devletinin orada muvakkat olarak kuruluşundaki hikmet odur. Allah onlara kırk gün dünya hâkimiyeti verecektir. Kırk gün buzağıya taptılar, onları kırk gün buzağının üstüne bindirecek. Gezsinler, kırk gün dünya onların elindedir. Şimdi, bütün dünyada alttan alta, onlar hakimdir.
Lakin o vakit zahirde de bütün yahudiler, bütün dünyanın idaresini ellerine alır. Deccal, Şam’a giremez! Mekke Medine’ye giremez! Ordusu; bütün yahudiler ordusunda, bütün veled-i zîna olan kimseler ordusunda, bütün edepsiz, şerefsiz kadınlar da arkasında. İşte bu hippiler mippiler onun arkasına takılıp bir ucu mağripte bir ucu maşrıkta ordusu ile dolaşacak. İş yok, güç yok, oyun-eğlence çok. Milletin istediği o. O zamanda çalgıyı çengiyi duyan, oyun-eğlenceyi duyan, iş-güç yok diye onun arkasına takılıp dolaşacak.
Tâ ki Hazreti Isa inzal olsun, Hazreti Isa inzal olduğunda gökten indiğinde deccalı katleder. Bütün yahudileri, deccalın askerini de tüketip mağripten maşrığa yeryüzünde "Lâ ilahe illAllah" yazar. İnşaAllah o saadet günlerine de yetişiriz. Dabbetü’l arz ise İsa aleyhisselamın sonralarında çıkar.
Karaköy’de Yeraltı Cami’si vardır; Hazreti Mehdi aleyhisselam yedi günlük olduğunda, onu tesmiye için orada Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhaniyeti ve evliyaların hazır olduğu bir mecliste ictima olup Hızır aleyhisselam o bebeği getirdi.
Yedi günlük bebek, günde bir aylık büyümek sureti ile yedi aylık olarak geldi.
Peygamberimiz onu "Muhammedü’l Mehdi" diye tesmiye etti. Sonra kendisi mübârek elini koyup vaktin sahibi olduğuna dair ondan bey’at üzerine durup bütün evliyalar da orada bey’at ettiler. Ondan sonra burada durdurulmadı, tekrar yerine döndürüldü. Onun buraya gelişi Sancak-ı Şerif’i teslim almak için olacaktır, vazifesi odur. Şimdi kırk yaşını buldu ve ilerledi.
Lakin kırktan elliye kadar kırk diye hesap olunur.
Bulutu gördüğünüzde, yağmur herhalde yağar diye tahmin ettiğimiz gibi bu Ehlullah, ortalığın haline baktığında onun gelişini öyle yakın görüyor. Onun ordusu ile gelip kuzular da kesilip, ziyafetler de verilir. Zikirler de çekilip, ondan sonra göz açıp yumuncaya kadar yerimize döneceğiz.
Arabaya binmeye hacet yok, atların üzerinde; atlara bindiğimizde; bizim bineceğimiz atlar inşAllah ufka basarak gidecek.
Altı ay, o genç halinde Mehdi’ye verilecek o manevî ilimlerin temelini Şeyh Şerafeddin Hazretleri döşedi. Ondan sonra hizmet, bizim Hazrete oldu, şimdi bizim Hazretten oraya kuvvet aşılanır. Ondan sonra o, meydana çıkacaktır. Allahu, Hû, Hakk, Hayy. Zikrettik. Zikrin dışında mıyız? Zaten zikrin içindeyiz.
Şah-ı Nakşibendi Hazretlerine müridleri, "Elhamdüllah, sizi bulduk ya Seyyidi!" demişler. O vakit Şah-ı Nakşibendi Hazretleri bir perde yaptı, kendisini kaybetti. Onlar "Nerdedir?" diyerekten oraya buraya koşup aramaya başladılar. Sonra zahir oldu, dedi ki, "Ben Buradayım. Siz mi beni buldunuz? Yoksa ben mi sizi buldum? Hele bulun bakalım. Beni buldunuzsa niye burada bulamadınız?" İşte, onlar bizi buluyor. Müridleri o mürşidler buluyor, topluyor.
Şimdi; ya Anadolu’da, ya Arabistan’da, ya buradaki meşayıhlardan, bu hakikat membalarını söyleyecek bir kimse, bu söze mezun olan şeyh yoktur.
Bu, büyük şeyhimiz Hazretlerine açılmış bir kapıdır. Ona izin vardı, izinle söyleniyor, söyleyen odur, bizi zannetme! Bunu söyleyebilecek bir adam varsa, ben onun ayağının altını öperim. Mehdi’den haberi olmayan, Mehdi’den haber bilmeyen, haber söylemeyen adam daha çok uzaktadır. O, o haberi ona bildirecek adam ister. Siz Cenabı Allah’a şükrediniz ki, size bu haberleri işittirecek kimseyi ayağınıza yolladı ve size bu gibi hakikatleri kabul edecek, tasdik edecek bir kalp de vermiş, şeksiz-şüphesiz amenna ve saddaknâ diyorsunuz.
Hazreti Mehdi aleyhisselam buraya geldiğinde, buradan Sancak-ı Şerifi, emanetleri de teslim aldığında, o zaman deccal’ın huruç ettiğine dair haber gelecek ve kendisi buradan hareket edecektir.
O zaman bütün dünyada ne kadar ehli iman varsa ilan olur ki: "deccal’ın fitnesinden sakınmak isteyen Şam’a, Mekke’ye, Medine’ye girip orada kendini gözetsin!"
Bu İstanbul’da bir veliyyullah var; Boğazda, sen onu bilmezsin. Bir tek Peygamber Aleyhisselâm’dan doğrudan emir alan, evliyadan büyük bir zât burada bulunuyor. O, İstanbul’da emânetleri gözeten zattır.
Yedi düvelin kuvveti gelse onların çemberini kırıp da içeriye adım atacak kuvvet yoktur. Bu emânet Hazreti Mehdi’nindir. Kim çalacak? Kim yaklaşabilir oraya? Yaklaşan bir kişi yanar, onun alevi görünür.
Vaktin Sahibi, tevhit sancağını açıp tamamıyla zulmü ortadan kaldırıncaya kadar bu insanlar arasındaki ihtilaflar devam edecektir. Hakk sahibinin hakkını, herkesin hakkını ve hukukunu adaletle taksim ettiği vakit, ihtilaf, kavga, ikilik, üçlük bitecektir. Şimdi herkes kendi yanında haklıdır. Cenabı Allah’ın CelleCelaluhu onlara olan muameleleri niyetlerine göredir: iki taraf, üç taraf, dediğimiz kaç taraf olursa olsun onların niyetlerine göre Cenabı Allah onları muhakeme eder.
Binaenaleyh niyeti hayır olan, Allah yanında niyeti makbul olan kimseye, Allah’ın muameleleri, Allah’ın rahmeti olacaktır. Niyeti şer olduğu vakitte, o zaman da Allah’ın ona karşı intikamı haktır; Cenabı Allah intikam alıcıdır.
Bu ahir zamanda bu fitnelerin olacağını aleyhisselatü vesselam Efendimiz haber vermiş, ta vaktin Sahibi çıkıncaya kadar da devamını bildirmiştir ki, ölen ne için öldüğünü bilmeyecek, öldüren de ne için öldürdüğünü bilmeyecek. Ölen "ne için öldüm?", öldüren "ne için öldürdüm?" ondan haberi olmayacak diye bildirmiştir. Öyle karanlık bir devirdir şimdi.
Onun için Allah, vaktin Sahibini bize tez gönderip o nuru açsın.
Bizim silahımız "Allahu Ekber" dir. Bizim silahımız üzerine silahları varsa, gelsinler. Siz, o silahla silahlanın, korkmayın! Bu sözü ben size, doğrudan Peygamberin emri ile söyledim.
Veminallahi Tevfik.
FatihaŞimdiki teknikleri kendilerine çok yüksek görünüyor. Bundan ileri bir teknik terakki düşünemiyorlar, bundan ilerisini akıl edemiyorlar. O zamanda bu Cenabı Allah’ın "Bismillâhirrahmanirrahîm"e tahsis etmiş olduğu rahmet tecellileri ile harika işler, mucizeli kerametler bütün millete göründüğü vakit, o zamandaki insanlar bu tekniği adeta roket süratinin yanında karıncanın debelenmesi gibi sayacaklardır; Besmele-i Şerife has olan o kadar manevi kuvvet membaları, inayet membaı açılacaktır.
Eskiden dükkân sahipleri perde indirir, içerde ya yatar, ya camiye gider, ya evine dönerdi. Böyle olduğu gibi evliyaların hepsi evvelden ayan olarak görünürlerdi, şimdi böyle setirlerini perdeleyivermişler. Neden?
Alış-veriş çok durgun. Hazret bana hikâye etti: "Şâm-ı Şerifte camide halvet ve riyazette bulunuyordum. Bir gün orada hizmette iken Ekabirru’l Ricâlden, büyük Evliyalardan olan Selâhaddin-î Mağribî Hazretleri oraya hâzır oldu. «Bende hal var o zaman » diyor, Şeyh Hazretleri.
Dedim ki; 'Nedir bu sizdeki mürüvvet kıtlığı? Sizde hiç mürüvvet namına bir şey kalmadı mı? Neye gizlenip duruyorsunuz?', Ebu Bekir de yakında otururmuş, 'Ebu Bekir! Git içeriye, bizim aileye söyle, çayı hazır etsin', diyerek onu oradan savdım. Ondan sonra böyle söylediğimde Selahattin-î Mağribî Hazretleri dedi ki: 'Ya anî! Bize, bizim sözü dinleyecek ve kabul edecek yerinde bir kimse gösteriniz, biz meydana çıkalım. Kalplerine tesir edecek bir kimse gösterin, ona göre bizdeki ulûmu/ilimleri meydana dökelim!'" O vakit Şeyh Efendi Hazretleri öyle söyledi: "Nâzım Efendi! Bırak ulema sınıfını. Ulema sınıfında tesir sıfır, zaten sıfırın altına da düştü. Ulemanın ilminden millete hidayet vesilesi olacak kuvvet büsbütün düşmüştür."
Ulemaların, milleti bu akınlarından kurtarıp Hakk canibine döndürmeye ilmi kudretlerinin de artık bir gücü kalmamıştır, sıfıra düşmüştür.
Bir defa Mısır’a gitmiştim. İskenderiye’de bir genç âlim benim yanıma yaklaştı. "Nerdensin?" diye, bana sordu. "Şam’dan geliyorum" dedim. "Bu İskenderiye’de yüzellibin Ezherî âlim vardır" dedi. Bir Ezher âlimi buraya gelirse bizim âlimler dut yemiş bülbül gibi mahpus kalırlar; onun yanında konuşacak bir cümle bulamazlar!
Ezherî âlimler öyle kuvvetli âlim; Mısır ehlinin hem lisanları, hem okumaları itibariyle onların ilmi ve hafızası da, natıkası da, dilleri de kuvvetli.
O vakit dedim ki: "Maşallah! Hem sana, hem o yüzellibin âlime. Yüzelli bin âlimin bulunduğuna bu memleket şahadet ediyor mu? Yüzellibin âlimin bulunduğu bir memleket bu halde mi olacak? Böyle mi olması lâzımdır? Nerde sizin ilmî kudretiniz? Demek ki sıfırdır. Bu kadar ifsat olduğu vakitte yüzellibin âlimi bana niye söylersin? Nerde sizin ilminizden istifade eden kimseler? Sen bana demek istedin ki, bu memleketin hepsi hastadır. Doktoru yok mu? Yüzellibin doktor! Yüzellibin doktor olduğu memlekette bu kadar hasta olur mu? Demek ki sizin hiç tedavi edeniniz yok yahut verdiğiniz ilaçlar, hepsi müddeti geçen ilaçlar…
" Şimdi üzerinde tarif var; eskiden bu yok idi. Şimdi o da yeni icat: “Bu tarihten bu tarihe kadardır, ondan sonra dök ilacı. Kuvveti, tesiri kalmaz.” Eskiden ilacın bozulduğu duyulmazdı, şimdi vakti geçti, dök gitsin. "Ya sizin verdiğiniz ilaçların vakti geçti, ya da siz hastalıktan anlamazsınız!" Öyle ya, yüzellibin âlimin bulunduğu memlekette bu kadar fesat, bu kadar hasta insan, bu kadar itikadı bozuk adam nasıl olur? Hazret; "Bu akım, önünde kayaları devirip giden müthiş bir sel gibidir. Allah’tan kaçış cereyanı bu. Bu akım, Allah’tan kaçmak akımıdır. Öyle müthiş derecede akıyor ki, önüne gelen ne varsa devirip götürecek. Büyük dehşetli kayaları da süpürüp götüren öyle bir selin önüne onu durdurmak için âlimler oraya toplanmışlar, ellerine kürek almışlar ve yanlarında dağlar gibi saman var. Seli durdurmak için o samanı kürekleyip selin önüne atıyorlar. İşte onların yaptığı iş o." Öyle müthiş seli saman dur durabilir mi? İmkânı var mı? İmkânı yok! Bununla beraber söylediklerinde, eğer hakkını verip söylerlerse onlara dair fazilet vardır. İşte biz durdurmaya uğraşıyoruz durmuyorsa o başka mesele.
Şeyh Efendi Hazretleri bana: "Bırak âlimleri, bütün evliyalar da bütün peygamberlerin kuvveti ile de bu kaçan insanlara yetişmeye imkân yoktur!" dedi. Öyle bir seğirtiyorlar! Allah’tan kaçışta, onların arkasından yetişip de önleyecek kimse yok. Evliyaların kuvveti yetişmiyor şimdi. Önleseler, söndürebilirler lâkin öyle bir koşup kaçıyorlar ki, evliyalar velâyet kuvveti ile bile arkasından yetişemiyorlar. Selâhaddin Mağribî Hazretleri, "Bize bir dinleyecek kimse gösteriniz de, onlara bizim ilmimizden söyleyelim" dedi, "Bizi dinlemeyen bir kimseye bir söz söylediğimizde, biz o ilmi zayi etmiş oluruz, malayani yapmış oluruz." Lüzumsuz yere onu atıp zayi etmekle, en edna mertebede malayani olur.
Ancak Cenabı Allah bir kimseye Kendi kudretinden giydirip o seğirtip kaçanları önleyecektir. Onlara "dur!" diyecek, "buraya kadar!" dediğinde ona karşı duracak bir kimse yoktur. "Dur!" dediği anda onlar durmaya mahkûmdur. Mucizeli bir hal olmadan, hem geçmiş evliyalarda olan kerametler de kâfi değil, onlarda olan ulûm da kâfi değil. Şeyh Efendi Hazretleri ile ilk defa bu âlemde teşerrüf ettiğim vakitte, "Oğlum! Seni biz teslim aldık" dedi. Sultanûl Evliya ile ilk mülakat olduğum gün, Şam’da Şeyh Hasan-ı Râi Hazretlerinde idik. Geçen senelerde onun kabrini açtıklarında olduğu gibi çıktığını söylediler. Hazret, orada yedi sene halvet ve riyazette bulundu. Burada Fatih Çarşamba’da Erzurumlu Hacı Süleyman Efendi Hazretleri vardı; Üçyüzonüç Nebiyyül Mürselin kıdeminde olan mürşid-i izamdan. O beni oraya sevk eyledi. Şimdi, Sahibuzzaman Mehdi Aleyhisselâm, bütün gelmiş geçmiş evliyaların hepsine verilen ilimlerden üst olarak yediyüz ilme mazhar olmuştur. Cenabı Allah ona bütün evliyalardan ziyade olarak hiç bir evliyaya açılmayan hakikat membaından yediyüz ilim vermiştir. İlim dediği vakitte, ne gibi bir kuvvet var? Allah’ın beyanına bak, bizim sözümüze bakma! Orada bizim sözümüz yoktur. Cenabı Allah, Hakk sözü söyletiyor. İlimdeki kudrete bak sen. Estaîzübillah, فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ "Faksusil kasasa leallehüm yetefekkerûn" "Ey Habibim! Onlara geçmişlerin kıssalarından söyle ki onlar düşünsünler ve onların hikmetlerinden bilsinler." Cenabı Hakk Süleyman Peygamberin Saba melikesi Belkıs ile olan kıssasını bildiriyor. Ne zaman ki Süleyman Aleyhisselâm, "Kim bana şimdi Belkıs’ın tahtını buraya getirir?" dediğinde bir ifrit dedi ki: "Bu meclisten kalkmadan ev vel ben getiririm" قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ Estaîzübillah, "Kalellezi indehu ilmum minel-kitab ene atîke bihi kable ey yertedde ileyke terfük" İfrit, "Ben bu meclisten kalkmadan getiririm" dediğinde, ona karşılık kendisine kitaptan ilim verilen bir zat dedi ki, "Gözümü kırpıp açıncaya kadar getiririm!" İlmin kudretini gösteriyor Allah, haberin olsun, 'Ben âlimim deyip boşuna lakırdı söyleme.' Süleyman Peygamberin yanında kitaptan kendisine ilim verilen bir kimse "Gözümü daha kırpıp açıncaya kadar buraya getiririm!" dediği anında oraya hazır etti.
İlmin kudretine bak sen, ilimde kuvvet var.
Hazreti Mehdî’ye o yediyüz ilim verildiği vakitte, o ilme has olan kuvvetle beraber olduğu halde verildi. Bütün bu âlemi hidayete sevk etmesi, bütün batılı mutlaka mahvetmesi içindir. Süleyman Peygamber’in veziri Asaf’a verilen, onlara tahsis olan ulûmdan bir ilim idi. Hazreti Mehdi aleyhisselâma verilen yediyüz derece, ilim derecelerinden ziyade kendisine verilmiştir ve her ilme göre bir salâhiyet, bir kuvvet onun emrine verilmiştir. Ona göre bütün bu dünyada, Estiaîzübillah: وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً "Ve Kul câel Hakku ve zehekal batıl innel bâtıle kâne zehukâ" "De ki, Ey Habibim! Hak geldi, batıl zail oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur" Bu ayetin sırrının hakikati, Hazreti Mehdî’de meydana çıkacaktır. Yeryüzünde batıl namına zahir ve batında bir şey kalmayacaktır. Hatta kalbinde batılı tutan kimseyi de süpürüp götürecek.
Hazret bana bunu da söyledi: "Oğlum! Sahibüzzaman olan Mehdi Aleyhisselâm batıl üzerine kurulmuş olan ne kadar müessese varsa, batıl temele oturtulmuş ne kadar kuruluş varsa ehli ile beraber atacak, bütün Hakk kuruluşları meydana çıkacaktır." İşte, ilim dediğinde böyle ilim olacak. O vakit cehalet tamamı ile yok olup herkesin kendi makamına, iman derecesine göre ilim ona açılacaktır, o ilimde verilecektir. İlim nedir? İlim, Allah’ın bizi kurbiyyetine iten kuvvettir. İlim ile kurbiyyet makamlarına biz yürüyebiliriz. O zamanki ilim, hikmet membaındandır. Hikmet, ilmin ruhu mesabesindedir, hikmetsiz ilmin faydası yoktur. Ruhsuz ilim faydasızdır. İbliste ilim vardı, hikmet yoktu.
Hikmet olmadığından Âdem peygambere secde etmedi. Edep dairesinden dışarıda kaldı.
Hikmet sahibinde edep vardır. Allah, bizim kalplerimize de, o hikmet membalarından açsın. Mehdi Aleyhisselâmın Şam’da oluşu konusuna gelince, şimdi Şam’da değildir lâkin zuhuru için emir olunduğunda, şimdi bulunduğu makamda tekbir alıp hâzır olacaktır. Halen hayattadır, lâkin Şam’da değildir. Hicaz kıtasında Necid ile Yemen arasında Rubu’l Halî denilen bir yer var; orada hayat namına hiçbir şey yoktur, nebat da yoktur, orası seyyar kum denizleridir, oradan ne kuş uçar, ne de kervan geçer, oradan geçmek memnu/yasak, orası bomboş bir yer. Mehdi aleyhisselam o mıntıkada bir makamda duruyor, "Kubbetüssühedâ" denen bir makam vardır, Melâike-i Kirâm’ın bina etmiş olduğu bir kubbedir.
Sahibuzzaman Hazretleri de orada, Kırk halifeleri orada, Yedi vezirleri orada, Nebi Razil orada, Ve büyük evliyalardan kendilerine izin verilenler orada hazır olur. Sıradan bir kimsenin oraya yaklaşmasına imkân yoktur. Cin taifesi de orayı ihata etmiştir. Gelene dokunduğu gibi işini bitirir.
Hatta Şeyh Efendi Hazretleri, onu da söylemişti: Orada, bir büyük mağara vardır, onların makamı o mağaranın içerisindedir. Orası seferberlikten sonra işgale uğradığı zaman, İngilizler de, Fransızlar da o taraflara uğradıklarında, bir devriye orada acayip bir haller görüp de "ne var, içeriye bakalım" diye içeriye girmiş. Bir kişi dışarıya çıkmamış. Cin muhafızlar dokunduğu gibi onları cansız bırakıp vücutlarını da alıp denize atmışlar. Arkasından büyük projektörlerle arama yapmak üzere bir askerî birlik girmiş. "İngiliz'in bir bölük askeri arama yapmaya geldi" diyor. "Nerde kayboldu bunlar?" "Bunun içerisinde" Onlardan da bir kişi çıkmadan, cinler onlara da dokunup kaybetmiş. Kimse bir daha içeriye girip orayı teftiş etmemiş. Bu, İkinci harpten önceki vukuattır. Biz Medine-i Münevvere’de iken Şeyh Efendi Hazretlerine bir haberci geldi. Sahib’in hizmetini gören postacı evliya var, o Hazrete gelip Sahib’in kendisini davet ettiğini söyledi. Hazretin makamı, milletin içerisinde de görünmek olduğu için cismanî kuvvetle milletin içinde idi, ruhanî kuvvetle daima orada, Sahip’le beraberdir.
Lâkin cismanî vücut ile de davet ettiğinde avcı kelbi ile çıkar, (hâşa minel huzur) o surette bizi beraberine aldı. Tayy/ucmak ile oraya aldı, yürüyüşle değil göz açıp yumuncaya kadar oraya vardırdı. O makama indiğimizde, Sahip oradaydı. Mağaranın ağzı yetmiş zîra yani yetmiş arşın gelir. Hazret geldiğinde, Sahibuzzaman ellerini açıp o yetmiş arşın ağzı olan mağarayı böyle tuttu. İki eli oradan oraya yetişti. Sonra Hazrete yürüdü, o kucaklayıp öptüğü vakit yukardan öper. Sahibuzzaman boylu-boslu, gayet heybetli, onun yüz yapısına da kimse bakmaya doyamaz.
İşte, şeyhimizle böyle kavuşup, dedi ki: "Ya Seyyidî! Sizinle görüşmek için bize emir olundu. Sizi onun için davet ettik, bilirsin buradan içeriye zâhirde girmeye izin yoktur. Siz içeriye girerseniz dışarıya çıkamazsınız. Sizinle burada görüşmek de cismanî kuvvetin hakkıdır" dedi.
Şeyh Efendi Hazretleri, o meclisi nazarla bana gösterdi. Bunları, sizin yakın kuvvetiniz artması için söyletiyor. İşte Sahip, Şam’da değil o makamdadır lâkin kendisinin zuhuru emrolunduğunda "Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber" diyerekten Şam’ın kıyısında tekbir alır ve Şam’a girer. Girdiğinde bütün millet orada ona bey’at etmek için gelirler, o da kabul eder.
İlk bey’at Arafat dağında oldu. Onikibin evliyalar bey’at etti, oradaki bey’at bitti. Dedik ya, avcı kelbini yanında taşıdığı gibi Hazret’in beraberinde idim, Sahib’e onikibin zatın bey’at ettiğinde. İkincisinde, rüya yolu ile bey’at var. Rüyada çok kimseler Hz. Mehdî Aleyhisselâm'ı görüp ona bey’at ettiler. Üçüncüsü umumî olacaktır; bütün Ehlü'l İslâm ona bey’at etmek için Şam’a yetişen gelecek.
Sonra Hâlifetullah olduğuna dair bey’at alacaktır. Umumî bey’at aldıktan sonra doğru yürüyüp yedi konakta, bu bizim buradaki milletin İslama yaptığı hizmetin mükâfatı olarak İstanbul’a inecek.
Millete hizmetinden dolayı, Ehl-i Sünnet ve’l cemaat’a hizmetinden dolayı ve Sancak-ı Şerif de sizde saklıdır, Mehdi İstanbul’a gelip teşrif edecek, sizi şereflendirecektir. Sen hiç korkma, o vakit bizim ahbabları görelim. İnşâllah beraber geleceğim. Şimdi kırılmış bit gibi duruyoruz. Kimsenin haberi yok ama inşallahur Rahman buraya bir geliş var. İnşallah orada "Lâ ilahe illAllah" çektiğimiz vakitte, bu İstanbul Sahip’le girerken bir baştan bir başa kaynattırılacak! Teknik ne, silah ne canım? Biiznillâh teknikleri de çöpe, silâhları da çöpe atılacak! Allah, hepinizin dininizi arttırsın! Kim dinleyip kabul ederse, o günlere, o saadet gününe onları da yetiştirsin! Kabul etmeyenler de yetişmesin! Madem istemiyor, kabul etmiyor, etmesin.. Deccal, Horasan cihetinden gelir, ilk Filistin’e iner. Yanında yetmiş bin taylasanlı yâhudla İsrail’e inecek. İsrail, onu bekliyor, onun için orada kurulmuştur; geldiğinde oturacak yerini bilsin diye onların meclislerinde büyük bir taht vardır, oraya kimseyi oturtmazlar.
Onlar âhir zamanda gelecek peygamber diye bilir, hâlbuki kitaplarında yazılı olan Efendimizdir: "O değil, o değil!" derken, şimdi işleri deccal’a kaldı! Gelip oraya oturup, ondan sonra ilân eder ki: "Bütün dünyanın hakimi benim. Tanrınız da benim, secde ediniz!"
Oradaki talebeler söyledi, Yahudiler böyle bir film çevirip onu Londra’da televizyonda göstermişler. Bir acayip isimle, o filmin adını koymuşlar. Harikulade işler gösteren bir kimse geldi geliyor diyerekten kendi kitaplarına göre bir film ile onu intizar edip duruyorlar. Yahudiler bilir, onlar hazır da beklerler.
İsrail devletinin orada muvakkat olarak kuruluşundaki hikmet odur. Allah onlara kırk gün dünya hâkimiyeti verecektir. Kırk gün buzağıya taptılar, onları kırk gün buzağının üstüne bindirecek. Gezsinler, kırk gün dünya onların elindedir. Şimdi, bütün dünyada alttan alta, onlar hakimdir.
Lakin o vakit zahirde de bütün yahudiler, bütün dünyanın idaresini ellerine alır. Deccal, Şam’a giremez! Mekke Medine’ye giremez! Ordusu; bütün yahudiler ordusunda, bütün veled-i zîna olan kimseler ordusunda, bütün edepsiz, şerefsiz kadınlar da arkasında. İşte bu hippiler mippiler onun arkasına takılıp bir ucu mağripte bir ucu maşrıkta ordusu ile dolaşacak. İş yok, güç yok, oyun-eğlence çok. Milletin istediği o. O zamanda çalgıyı çengiyi duyan, oyun-eğlenceyi duyan, iş-güç yok diye onun arkasına takılıp dolaşacak.
Tâ ki Hazreti Isa inzal olsun, Hazreti Isa inzal olduğunda gökten indiğinde deccalı katleder. Bütün yahudileri, deccalın askerini de tüketip mağripten maşrığa yeryüzünde "Lâ ilahe illAllah" yazar. İnşaAllah o saadet günlerine de yetişiriz. Dabbetü’l arz ise İsa aleyhisselamın sonralarında çıkar. Karaköy’de Yeraltı Cami’si vardır; Hazreti Mehdi aleyhisselam yedi günlük olduğunda, onu tesmiye için orada Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhaniyeti ve evliyaların hazır olduğu bir mecliste ictima olup Hızır aleyhisselam o bebeği getirdi.
Yedi günlük bebek, günde bir aylık büyümek sureti ile yedi aylık olarak geldi.
Peygamberimiz onu "Muhammedü’l Mehdi" diye tesmiye etti. Sonra kendisi mübârek elini koyup vaktin sahibi olduğuna dair ondan bey’at üzerine durup bütün evliyalar da orada bey’at ettiler. Ondan sonra burada durdurulmadı, tekrar yerine döndürüldü. Onun buraya gelişi Sancak-ı Şerif’i teslim almak için olacaktır, vazifesi odur. Şimdi kırk yaşını buldu ve ilerledi.
Lakin kırktan elliye kadar kırk diye hesap olunur. Bulutu gördüğünüzde, yağmur herhalde yağar diye tahmin ettiğimiz gibi bu Ehlullah, ortalığın haline baktığında onun gelişini öyle yakın görüyor. Onun ordusu ile gelip kuzular da kesilip, ziyafetler de verilir. Zikirler de çekilip, ondan sonra göz açıp yumuncaya kadar yerimize döneceğiz.
Arabaya binmeye hacet yok, atların üzerinde; atlara bindiğimizde; bizim bineceğimiz atlar inşAllah ufka basarak gidecek. Altı ay, o genç halinde Mehdi’ye verilecek o manevî ilimlerin temelini Şeyh Şerafeddin Hazretleri döşedi. Ondan sonra hizmet, bizim Hazrete oldu, şimdi bizim Hazretten oraya kuvvet aşılanır. Ondan sonra o, meydana çıkacaktır. Allahu, Hû, Hakk, Hayy. Zikrettik. Zikrin dışında mıyız? Zaten zikrin içindeyiz.
Şah-ı Nakşibendi Hazretlerine müridleri, "Elhamdüllah, sizi bulduk ya Seyyidi!" demişler. O vakit Şah-ı Nakşibendi Hazretleri bir perde yaptı, kendisini kaybetti. Onlar "Nerdedir?" diyerekten oraya buraya koşup aramaya başladılar. Sonra zahir oldu, dedi ki, "Ben Buradayım. Siz mi beni buldunuz? Yoksa ben mi sizi buldum? Hele bulun bakalım. Beni buldunuzsa niye burada bulamadınız?" İşte, onlar bizi buluyor. Müridleri o mürşidler buluyor, topluyor. Şimdi; ya Anadolu’da, ya Arabistan’da, ya buradaki meşayıhlardan, bu hakikat membalarını söyleyecek bir kimse, bu söze mezun olan şeyh yoktur.
Bu, büyük şeyhimiz Hazretlerine açılmış bir kapıdır. Ona izin vardı, izinle söyleniyor, söyleyen odur, bizi zannetme! Bunu söyleyebilecek bir adam varsa, ben onun ayağının altını öperim. Mehdi’den haberi olmayan, Mehdi’den haber bilmeyen, haber söylemeyen adam daha çok uzaktadır. O, o haberi ona bildirecek adam ister. Siz Cenabı Allah’a şükrediniz ki, size bu haberleri işittirecek kimseyi ayağınıza yolladı ve size bu gibi hakikatleri kabul edecek, tasdik edecek bir kalp de vermiş, şeksiz-şüphesiz amenna ve saddaknâ diyorsunuz. Hazreti Mehdi aleyhisselam buraya geldiğinde, buradan Sancak-ı Şerifi, emanetleri de teslim aldığında, o zaman deccal’ın huruç ettiğine dair haber gelecek ve kendisi buradan hareket edecektir.
O zaman bütün dünyada ne kadar ehli iman varsa ilan olur ki: "deccal’ın fitnesinden sakınmak isteyen Şam’a, Mekke’ye, Medine’ye girip orada kendini gözetsin!" Bu İstanbul’da bir veliyyullah var; Boğazda, sen onu bilmezsin. Bir tek Peygamber Aleyhisselâm’dan doğrudan emir alan, evliyadan büyük bir zât burada bulunuyor. O, İstanbul’da emânetleri gözeten zattır.
Yedi düvelin kuvveti gelse onların çemberini kırıp da içeriye adım atacak kuvvet yoktur. Bu emânet Hazreti Mehdi’nindir. Kim çalacak? Kim yaklaşabilir oraya? Yaklaşan bir kişi yanar, onun alevi görünür.
Vaktin Sahibi, tevhit sancağını açıp tamamıyla zulmü ortadan kaldırıncaya kadar bu insanlar arasındaki ihtilaflar devam edecektir. Hakk sahibinin hakkını, herkesin hakkını ve hukukunu adaletle taksim ettiği vakit, ihtilaf, kavga, ikilik, üçlük bitecektir. Şimdi herkes kendi yanında haklıdır. Cenabı Allah’ın CelleCelaluhu onlara olan muameleleri niyetlerine göredir: iki taraf, üç taraf, dediğimiz kaç taraf olursa olsun onların niyetlerine göre Cenabı Allah onları muhakeme eder.
Binaenaleyh niyeti hayır olan, Allah yanında niyeti makbul olan kimseye, Allah’ın muameleleri, Allah’ın rahmeti olacaktır. Niyeti şer olduğu vakitte, o zaman da Allah’ın ona karşı intikamı haktır; Cenabı Allah intikam alıcıdır.
Bu ahir zamanda bu fitnelerin olacağını aleyhisselatü vesselam Efendimiz haber vermiş, ta vaktin Sahibi çıkıncaya kadar da devamını bildirmiştir ki, ölen ne için öldüğünü bilmeyecek, öldüren de ne için öldürdüğünü bilmeyecek. Ölen "ne için öldüm?", öldüren "ne için öldürdüm?" ondan haberi olmayacak diye bildirmiştir. Öyle karanlık bir devirdir şimdi.
Onun için Allah, vaktin Sahibini bize tez gönderip o nuru açsın.
Bizim silahımız "Allahu Ekber" dir. Bizim silahımız üzerine silahları varsa, gelsinler. Siz, o silahla silahlanın, korkmayın! Bu sözü ben size, doğrudan Peygamberin emri ile söyledim. Veminallahi Tevfik. El-Fatiha






